Düşünme, Problem, İnovasyon ve Başka Şeyler

Eskiden işlerin, mesleklerin, ürünlerin ve hizmetlerin sürekliği vardı. Berberin yanında çırak olup kalfalığa ve ustalığa terfi ederek ve kendi işyerinizi açarak yaşamınızı kazanabiliyordunuz. Mahalle bakkallığı, saat tamirciliği ya da terzilik de böyleydi. Sürekli yeni bir şeyler bulmanız, geliştirmeniz gerekmiyordu. Rekabet bu denli sert değildi; hammadde olarak ne bulup bulamayacağınız belliydi. Toplumu veya yaşam çevresini etkileyen büyük afetleri saymazsanız daha yavaş ama daha istikrarlı ve daha güven veren bir iş dünyası vardı. Sonra iletişim, ulaşım ve ticaret gelişti. Rakipler arttı. Üretim teknolojik olarak kolaylaştı. Ürün kopyalama imkânları arttı. Müşteriler daha bilgili ve seçici hale geldi. Biteviye yeni şeyler düşünmemiz gerekmeye başladı. Bilişim, iletişim, İnternet, ar-ge, ür-ge, inovasyon ve tasarım gibi kavramlar günlük yaşantımızın sıradan unsurlarına dönüştü. Artık daha fazla düşünmemiz gerekiyor. Daha hızlı, çevik ve akıllı olmak zorundayız.

Düşünme Becerisi

Bugün geçmişe oranla farklı bir dünyada yaşıyoruz. Eğer firmamızın piyasa liderliğini, pazar payını, kalıcılığını, sürdürülebilirliğini veya değer yaratma yeteneğini kaybetmesini istemiyorsak inovasyonu iş yaşamımızın ayrılmaz bir unsuru haline getirmemiz gerekiyor.

Yeni bir şey bulmak anlamına gelen yaratıcılık veya mevcut olanda katma değerli olan bir yenilik yaratmak anlamına gelen inovasyon – her ikisi de daha nitelikli düşünme yöntemleri, teknikleri ve araçlarını zorunlu kılıyor. Düşünme becerilerimizi geliştirmeliyiz. O zaman karşımızda “Sürekliliği olan, güçlendirilmiş düşünce nedir?” ve “Nasıl gerçekleştirilir?” gibi sorular var demektir.

Soruna Yaklaşım

Kendi yaşamınızı, iş dünyasında karşılaştığınız durumları göz önüne getirin. Bir sorunla karşılaştığımızda yaptığımız ilk şey, konuya nokta sorun halinde bakmaya çalışmaktır. Onun başka unsurlarla bağlantısı olabileceğini dikkate almadan sorunu gidermeye çalışırız. Bu bakışın ana fikri, görünen sorunu görünmez hale getirmektir. Buna kısaca sorunu gidermek diyebiliriz.

Hâlbuki karşılaştığımız sorunun muhtemelen başka ilişkileri ve bağlantıları vardır. Sonuç olarak ortaya çıkmış bir görünür sorun olabilir. Örneğin pantolon üreten bir atölye düşünün. Çok sayıda hatalı ürün ortaya çıkıyorsa ilk akla gelen, hatalı ürünleri ayıklamak ve düzeltmek üzere bir son kontrol birimi ve onarım birimi kurulmasıdır. Böylece hatalı ürünler satışa sunulmayacaktır.

Pantolon atölyesindeki değer zinciri incelendiğinde; satın alınan hammaddenin hatalı olduğu, kumaş kesim ya da dikiş bölümlerinden kaynaklanan hataların bulunduğu görülebilir. Bu noktalardaki yanlışların düzeltilmesi (yani hata kaynaklarının ortadan kaldırılması) ürünlerin son noktaya kaliteli olarak gelmeleri sonucunu doğuracaktır. Bu örnekle özetlenen yaklaşıma hatayı gidermek yerine hatanın kaynaklarını ortadan kaldırmak denir. Aynı şekilde daha kapsamlı çalışmalarla (henüz bir sorun oluşmamış olsa bile) muhtemel hata kaynakları da yok edilebilir.

Böyle bir düşünce sistemi, bir probleme nokta sorun olarak yaklaşmamamız gerektiğini söyler. Sorunu büyük bir sistemin bir parçası olarak görmek gerekir. Bir sistem unsurlardan ve onların arasındaki ilişkilerden oluşur. Bağlantılar nedeniyle bir unsurdaki sorun yaratma potansiyeli sistemin diğer noktalarına yayılma özelliği gösterir. Sorunu bu bütünsellik içinde görmek ve çözüm için ihtiyaç duyulan kapsamlı öngörüyle yola çıkmak aynı zamanda sistemi daha iyi öğrenmeyi de beraberinde getirecektir. Böyle gelecekteki sorunlar, iyileştirmeler ve geliştirmeler için bir görüş elde edilmiş olacaktır.

Deneyime Kilitlenmek ya da Soyut Düşünebilmek

Sistem, bileşenlerden ve bunların arasındaki ilişkilerden oluşan bir bütündür. İlişkiler (bağlantılar) nedeniyle bileşenlerden birinde oluşan değişikliğin (olayın) etkileri, diğer bileşenlere yansır. Bu durum, her türlü sistemin doğasının bir parçasıdır.

Çoğu zaman sistemin bileşenleri ve ilişkileri öylesine karmaşıktır ki, sistemi tam olarak anlamak, açıklamak veya sonraki davranışını öngörmek kolay olmaz. Bu olgudan çıkaracağımız bazı sonuçlar var. Örneğin sistemdeki bir sorun için üretilen her çözüm, (büyük ihtimalle) yeni sorunlar yaratır. Her çözüm, sistemin çevresine ve geleceğine etki eder. Sistemin mevcut durumunu ve karşılaşılan bir sorunu anlamak ve çözmek için geçmişini bilmek gerekir.

Yukarıda hızlı biçimde özetlediğim genellemeler, bize sorunun ‘sadece kendisi’ olmadığını söylüyor. Sorun; anlama, açıklama ve çözme yolunda sistemin bütününü anlamayı gerektirir. Bir başka deyişle; bir sorun varsa ilgilenilmesi gereken, daraltılmış bakışla sadece sorunun kendisi değildir; sistemin bütününe ‘bakmak’ gerekir. Soruna ve sisteme bakarken de; sistemle ilgili geçmiş deneyimimizle yetinemeyiz. Neden?

Pek çok kişi, deneyimi birebir ‘ezber’ olarak anlar. Deneyimi ezberlemek, kendi içinde her şart altında benzer sorunun aynı çözümle halledileceği varsayımını barındırır. Hâlbuki her deneyim, genelleme ve soyutlama yoluyla bir derse dönüşmelidir. Eğer deneyimden gerekli dersi çıkaramıyorsak bu durum, sonuçta ezber, dolayısıyla düşünme kilitlenmesine neden olur. Özetle deneyim özümsenmeli; ama asla ezberlenmemelidir.

Deneyimci Düşünme, Soyut Düşünme

Deneyim ezberinden kök bulan deneyimci, düşünmenin en bilinen türlerinden biri konuya özgü düşünme türüdür. Bu düşünme tarzında, kişi önceden bilinen çözümler ve kavramlar çerçevesinde kalmaya çalışır. Karşılaştığı durumu aşmayı ya da sorunu çözmeyi önceden edindiği konuya özel deneyime benzetmeye çalışarak dener. Özel şartlara göre yararlı da olabilen bu yaklaşım, çoğunlukla küçük iyileştirmelerden daha fazlasının elde edilmesini sağlamaz.

Soyut düşünme becerisi ise öncelikle geçmiş deneyimin yarattığı psikolojik ataletten ve ‘at gözlüğünden’ kurtulmayı amaçlar. Ezberlenmiş varsayımları, ön kabulleri ve geçmişin özel şartlarını aşmaya çalışır. Soyut düşünme becerisi ile karşılaşılan sorunun yeni bir zihinsel platforma taşınması ile çözüm aranır. Soyutlaştırma sayesinde birbirinden çok farklı konular arasındaki ilişkileri görmek mümkün olur.

Soyutlaştırma Nedir?

Soyut düşünme ya da soyutlaştırma çok kolay kavramlar değil. Basit bir örnek vereyim. Toplama işlemini öğrenirken “Üç elma, beş elma daha 8 elma eder” ve devamında “Üç armut, beş armut daha sekiz armut eder” örneklerinden “Demek ki; üç, beş daha sekiz eder” (elma ve armuttan kurtularak) sonucuna ulaşıyorsanız bir soyutlama yapıyorsunuz.

Renk ve ton kavramı ile bir başka örnek vereyim. Çok sayıda küçük renkli kumaş parçasını masanın üzerine yerleştirin. Siyah-beyaz fotoğrafını çekin. Bu fotoğrafta aynı grilikte görünen kumaş parçaları aynı tondadır. Bu yaptığımız, bir renk tonunun rengi oluşturan (kırmızı, yeşil, sarı gibi) boya ve tonu oluşturan siyah-beyaz oranı olduğu şeklindeki bir soyutlamadır. Soyutlama, özel şartlardan kurtulup genel ve soyut bir ders (sonuç) çıkarmadır.

Elma-armut gibi konuya özel şartlarda takılıp kalma, özgür düşünmenin önündeki engellerden biridir; düşünme ataleti yaratır. Soyut düşünme becerisi ise ilintisiz görünen nesneler, olaylar ve kavramlar arasında bağlantılar bulmayı ve geliştirmeyi sağlayarak, yaratıcılığın ve inovasyonun önünü açar.

Çatışan ve Uzlaşan Çıkarlar

Yolculukların kişi üzerindeki en ciddi baskı unsurlarından biri, bagaj konusudur. Küçük bir bavul almayı düşünürseniz, bu durumda tüm istediklerinizi (ya da ihtiyacınız olan eşyayı) yanınızda bulunduramayacaksınız demektir. Büyük bir bavul ise (hangi yolla giderseniz gidin) taşıma sorunları yaratacaktır.

Böyle bir sorunu çözmek için iki yol tercih edebiliriz. Bunlardan biri ödünleşme (taviz verme) yoludur. Küçük bir bavulun alabileceği (kullanım zenginliğini azaltan) az eşyaya razı olabiliriz. Böylece taşıma konusunda daha rahat olabileceğiz. Benzer bir mantıkla taşıma engellerini dikkate almadan daha büyük bir bavul tercih edebiliriz. Taşımada zorlanacak olmakla birlikte, kullanım açısından daha fazla eşya seçeneğimiz olacaktır. Az eşyayla küçük bavul veya taşıma zorluklarıyla büyük bavuldan hangisini seçerseniz seçin; ödünleşme (karşılıklı taviz verme) yolunu benimsemiş olacaksınız. Bir başka deyişle; karşılaştığınız ikilemi uzlaşma yoluyla çözeceksiniz.

Sıklıkla karşılaştığımız bu örnek, sorunu çözmenin daha radikal bir yolu olabilir. Eğer bagaj taşıma konusunda (kargo gibi) hizmet veren bir firma varsa, oraya telefon edip bagajımızın evden teslim alınıp gideceğimiz yere ulaştırılmasını sağlayabiliriz. Böyle bir hizmeti veren bir seyahat şirketi mevcutsa onu tercih etmemiz için de bir neden oluşturacaktır. Bu yeni durum, bavul büyüklüğü, eşya miktarı ve taşıma zorluğu konusunda oluşan sıkıntıyı aşan radikal bir çözümdür. Örneği özetlersek; bir sorunu çözmek için karşımızda ödünleşme (taviz verme) yolu veya radikal çözüm yolu gibi iki seçenek bulunabileceğidir. Sorunlar karşısında çözüm ararken kullanabileceğimiz yaklaşım, mevcut şartları ve ödeyeceğimiz bedeli dikkate alarak uzlaşmacı veya radikal düşünme olabilir.

Çatışma ve Fırsat

Yukarıdaki örnekten indirgenebileceği gibi; yaşamda önemli fırsat kaynaklarından biri çatışmalardır. Taşıma zorluğu ve seçenek zenginliği arasındaki çatışmayı, doğru kavrayan bir seyahat firması yolculara evden eve bagaj taşıma konusunda hizmet sunarak bir farklılık (ek müşteri memnuniyeti) yaratabilir. Konunun özü şudur: Çatışmaların ortaya çıkışı ve varlığı, teknolojik sistemler başta olmak üzere iş dünyasında büyük sıçramaların kaynağıdır. Aynı sistemde çatışan iki unsurun (örneğin talebin) varlığı, farkına varabilenler için yeni fırsatlara yol açabilir.

Çatışma üzerine kurgulanmış radikal (devrimci) düşünme, geçmiş yüzyılların düşünürleri Kant, Hegel ve Marx’ta temel bulur. Diyalektik olarak isimlendirilen bu yaklaşıma göre, tez ve anti-tez arasındaki çelişki (çatışma) daha üstün bir düzeye yol açacak yeni durum ile çözüme ulaşır.

Ödünleşmeci Düşünme

Otomobil üreticisi Ford şirketinin kurucusu olan Henry Ford için anlatılan –söylediği kuşkulu da olsa– bir anekdot var. Ford “Eğer” diyor, “insanlara sorsaydım, onlar dört atlı daha hızlı bir araba isterlerdi.” Bir atlı arabanın hızı, arabayı çeken atların en yavaşının hızına bağımlıdır. Arabaya daha iyi atlar bağlayarak hızı artırabilirsiniz; ama her durumda bu küçük bir iyileştirme olacaktır. Atlı araba yerine otomobil kullanmak ise ulaşım ve taşıma sorununu radikal biçimde çözen bir yaklaşımdır. Ama her zaman (eskiyi atıp yerine yeniyi koyan) radikal çözümler kullanmamız mümkün olmaz.

Özellikle insan topluluklarını ilgilendiren ve etkileyen konularda uygulanacak düşünme tarzı uzlaşmaya yatkın olmalıdır. Katılımcılığı dikkate alabilen bir ödünleşmeci (tavizci) düşünme tarzı, uzlaşmayı sağlayarak bir ortak paydada buluşulmasına yol açar.

Ödünleşmeci çözümler, çoğu zaman bir sorunun tam olarak çözülmesini sağlamaz. Sorun görece hafifler; ama içten içe gelişimini sürdürmeye devam eder. Açık çatışmaya döndüğünde ise radikal düşünme zamanı gelmiş demektir.

Dağın Tepesini Görmek

Anadolu’nun bir kentinde sohbet sırasında bir iş adamı “Babam, bize daima şu dağın tepesini görmeyeceğiniz uzaklığa gitmeyin, demiştir. Biz de onun öğüdüne uyarak işimizi hiçbir zaman bu şehrin dışına taşımadık” diye anlatmıştı. Bazı durumlarda bilinmedik yerler, tanımadık kişiler ve yeni ilişkiler korku yaratır. Bildiğimizin, tanıdığımızın dışına çıkmayarak kendimizi güvende hissetmeyi tercih ederiz. Düşünme süreçleri de böyledir. Mevcut kavramların, fikirlerin veya kabullerin dışına çıkarak düşünmekten korkarız. Mevcut olana (sınanmış, denenmiş ve kabul görmüş olana) tutsak olmak bize rahatlık ve özgürlük gibi gelir.

Değişimci düşünme tarzına ulaşabilmek için öncelikle bizde atalet ve tutsaklık yaratan engelleri aşabilmemiz gerekir. Ön kabul, takıntı veya saplantı olabilen bu engelleri geride bırakabilmek için kimi durumlarda önümüze ciddi ama motivasyonu artırıcı hedefler koyabiliriz. Çözülmesi gereken sorunları güç görünen hedeflerle ilişkilendirmek, zihnin zincirlerini kırmak yolunda etkili bir araç olabilir.

İnsan sağlığı için tıp her zaman önemli oldu. Medikal operasyonlar, ilerleyen teknolojilerle birlikte daha kolay hale geldi. Hastalar ameliyat sonrası çok daha kısa sürede sağlıklarına kavuşmaya başladılar. Örneğin geçişte açık gerçekleştirilen pek çok operasyonun yerini, laparoskopi ismi verilen tıbbi teknikler aldı. Muhtemelen bu daha ileri konularda saygıdeğer yenilikler yapmak üzere çalışan pek çok uzman var.

Bu noktada (tepeyi aşmayı hedefleyen) değişimci düşünme yaklaşımı, çok daha ileri giderek insanın damarına enjekte edilebilen nano-teknolojik görüntüleme becerisine sahip cihazları öngörebilir. Bu tür bir cihazın nano-bilgisayarla donatılmış olarak insan bedeninin içinde sürekli var olarak ihtiyaç duyulan anlarda teknik bakım-onarım işleri yapabileceğini düşünür. Değişimci düşünme yaklaşımı, o an için yapılabilir olmasa bile geleceği hayal eden ve tasarlama cesaretini gösteren tarzdır.

Değişimci düşünme tarzı ile üretilen her şeyin somut gerçeklik bulacağını söylemeyiz. Hiç kuşkusuz; bu ‘çılgın’ düşüncelerin bir kısmı hayaller olarak kalacaktır. Ama Antik Çağ’ın mitolojik hikâyeleri, Abbas 9’uncu yüzyılda Kasım ibn Firnas’ın deneyleri, 1500’lerde Leonardo da Vinci’nin tasarımları, 17’nci yüzyılda Hazerfen Ahmet Çelebi’nin cesareti, 1800’lerde Le Bris’in ve Lilienthal’in uygulamalı çalışmaları olmasaydı bugünün uçak ve uzay teknolojilerinin çok uzağında olurduk. Bilimin ve teknolojinin gelişmesi hayalin hayale, aklın akla ve emeğin emeğe eklemlenmesiyle gerçekleşiyor. Ama her durumda öncelikle (dağın tepesini aşabilecek) değişimci özgür düşünme yaklaşımı gerekiyor.

Tarihte Kırılmalar

Tarih yanlış öngörüler kataloğu gibidir. Herhangi bir yaşamsal konuda yapılan uzun vadeli tahminlerin yüzde 80’den fazlasının gerçekleşmediğini kolayca gösterebilirsiniz. Bu denli yüksek orada yanlış öngörülerde bulunmanın ilk nedeni gelişmelerin geçmişten (ya da bugünden) geleceğe doğrusal bir biçimde ilerleyeceği kabulüdür. Çoğu zaman gelişim sürecinde radikal değişimlerin olabileceği veya işleri tümden değiştirebilecek aktörlerin sürece katılabileceği düşünülmez. Hâlbuki olayların akışında (deyim yerindeyse) her zaman kırılmalar, eğrilip bükülmeler ve yön değiştirmeler olabiliyor. Bu da doğrusallık varsayımıyla yapılmış (doğrusal düşünme tarzıyla üretilen) öngörülerin gerçekleşmemesine neden oluyor.

Doğrusal olmayan düşünme, kolayca edinilebilecek bir beceri değildir. Öncelikle ele alınan sistemi ve onun ekosistemini (yakın ve uzak çevresini) iyi tanımayı gerektirir. İçeriden ve dışarıdan gelebilecek olağandışı etkileri dikkate alınabilmelidir. Doğrusal olmayan karar problemleri ve çözüm yolları, eski zamanlardan beri çalışılmakla birlikte bilgisayarların gelişmesiyle daha fazla denenebilir hale henüz yeni geldi. Önümüzdeki dönemde aklımızı (kolay doğrusallık yerine) daha fazla eğip bükerek kullanacağımızı söyleyebiliriz.

Bilgi ve Yenilik

İnsanın öğrenme tarzı; gözlemler yapmak, bunlar arasında ilişkiler kurarak soyut bilgiye ulaşmak şeklindedir. Dolayısıyla kişi tarafından çok sayıda seçeneğin izlenmesi, bu sürecin zenginleşmesi anlamına gelir. Gözlem diye tanımladığım faaliyet, veri edinmenin her türlüsü olabilir. Bunlar görme, duyma, dokunma, koklama veya tat alma gibi duyularla algılananlar olabileceği gibi; okuyarak ya da insanın zihinsel becerileri ile üretilerek elde edilenler de olabilir. Çok basit olarak söylersek, kıyaslayarak öğrenen insan için çok sayıda gözlem çok sayıda karşılama ve soyutlama fırsatı anlamına gelir; bu da bilgi ve deneyim zenginliği yaratır.

Farklılık yaratan inovasyonların, çoğunlukla kurum ve kuruluş dışı bilgiden kaynaklanması şaşırtıcı değildir. Tarihi incelediğimizde; büyük buluşlara ve yeniliklere imza atan kişilerin tümünün adeta bilgi açlığı duyanlar olduğunu görürüz. Bu insanların bir başka özelliği ise kendilerini tek bir alana ‘hapis etmemiş’ olmalarıdır. Çok değişik alanlardan elde ettikleri bilgileri, birbirilerine eklemleyerek ya da birbirileri ile karşılaştırarak kullanırlar. (Farklı bir alana ait bir bilginin bir başka alana uygulanmasının yatay inovasyon dediğimiz yenilik türüne yol açtığını hatırlayın.)

1694-1778 yılları arasında yaşamış olan Fransız yazar, tarihçi ve düşünür Voltaire’in 6814 kitaptan oluşan kütüphanesinden söz edilir. Bu kitaplardan 2000 dolayında olanında, kendi el yazısı ile düşülmüş notlar bulunuyor. Voltaire’in Château de Cirey’de Marquis de Châtalet’in himayesinde yaşadığı yıllarda, Markiz ile birlikte topladıkları 21.000 kitabın olduğu belirtiliyor. Başta elektrik ampulü olmak üzere çok sayıda buluşun sahibi olan Amerikalı mucit Thomas Edison’ın (1847-1931) kütüphanesi ise 10.000 kitaptan oluşmakta.

İlginç bir diğer örnek de 781-868 yılları arasında yaşamış ve biyoloji, zooloji, tarih ve psikoloji konularında çeşitli bilimsel eserler yazmış olan Arap bilgini El-Câhız’ın yaşamına ilişkindir. El-Câhız yoksul bir kişi olduğu için çoğu zaman kitap almaya parası yetmezmiş. Bunun yerine kitapçıyı gece süresince kiralar, dükkânı kendi üzerine kilitletir ve tüm gece boyunca mevcut kitapları inceleyerek, araştırmalar yaparmış.

Çeşitlilik, başka alanlardaki çözümleri görerek yenilik yaratmanın önemli eksenlerinden biridir. Farklı alanlardaki bilgiler arasında yapılan kıyaslama, eşleme ve eklemlemeler sayesinde eşsiz yenilikler üretmek mümkün oluyor. Özetle; düşünsel çeşitlilik yeniliklere, buluşlara ve yaratılara giden yolu aydınlatıyor.

Ezberi Unutmak

Büyük kabul edilen bir problemi çözmenin yaratıcı yolunun sıklıkla ezberi unutmak ve yapılandırılmamış düşünmeye yönlenmek olduğuna inanılır. Bu kabulde; deneyimin yanıltıcı dehlizlerine dalmamak veya tekniklere ‘tutsak olma’ yanlışına düşmemek açısından doğruluk payı olduğunu söyleyebiliriz. Bazı sorunlara bildiğimiz her şeyi unutarak ve yapılandırılmış düşünme tarzından uzaklaşarak konuya yaklaşmak çözücü olabilir. Ama bu yolla halledilebilen sorunlar, çoğunlukla küçük ölçekli problemlerdir.

Yüksek düzeyde karmaşıklığa sahip sorunları çözmek için problem çözme sürecinin yapılandırılması ve duruma uygun bir yol haritası çıkarılması uygun olur. Doğru düşünme tarzı; sezgisel yollarla yapısal yöntem, teknik ve araçların akılcı biçimde eklemlenmesini gerektirir. Asla unutmamamız gereken hassas nokta; sorunun çözümünün, problemin karakterine ve ölçeğine bağlı olduğudur.

Resmin Tümünü Görmek

Günümüzde bilgisayar ortamında hesap tablosu yazılımlarını kullanarak yaptığımız işler, bunlar var olmadan önce kâğıt-kalem marifetiyle elle yapılıyordu. Karmaşık hesapları yapabilmek ve sayılar curcunası arasından sezgisel yollarla ilişkileri keşfedebilmek, bir ‘sanat’ kabul edilirdi. Bugün ise bu işleri yapmak için gelişmiş donanımlara ve yazılımlara sahibiz. Söz konusu amaca yönelik olarak çok sayıda, yöntem, teknik ve araç geliştirildi.

İş dünyasında da benzer gelişmeler oldu. Son yüzyılda işletme, üretim, satış ve pazarlama yönetimi konusunda çok sayıda yaklaşım geliştirildi. Bunlardan bazılarının uygulama konusunda katı kuralları var. Pek çok sürecin kurallara bağlanmış olması yaratıcılığın ve düşünmenin önemini ortadan kaldırmadı. Önemli olan; yöntemleri, teknikleri ve araçları akılcı düşünme ile birlikte doğru biçimde eklemleyebilmeyi başarabilmek.

Örneğin stratejik planlama süreçlerinde sıklıkla kullandığımız GZFT (SWOT) isimli bir teknik var. Bu teknikten elde edeceğiniz sonuçlar, tümüyle sizin onu nasıl kullandığınıza bağlıdır. Hiçbir teknik ona eklemlenmiş akıldan daha fazlasını kendiliğinden üretmez. Bu nedenle yaratıcı düşünme ile insanın kendi becerilerinin birbirine vizyoner biçimde eklemlenmesi gerekir. Örneğin akıldan arındırılmış bir GZFT seansı; sadece ön kabulleri, takıntıları, saplantıları ve korkuları kural haline getirir.

Resmi Görmek

Bir fabrikadaki üretim hattını göz önüne getirin. Diyelim ki; bir tezgâhta beklenenden çok daha fazla arıza olmaktadır. Bu tür arızalar da ürünlerin zamanında ve kaliteli çıkışını önlemektedir. Böyle bir durumdan çıkaracağımız ilk sonuç, muhtemelen söz konusu tezgâhın sorunlu olduğu ve yenilenmesi gerektiğidir. Bu ise büyük bir yatırım anlamına gelir. Bu tür bir bakış, nokta soruna odaklanmak anlamına gelir. Söz konusu sıkıntılı durumla ilgili son karara varmadan resmin tamamını görecek biçimde olayı daha kapsamlı incelemek uygun olur.

Örneğin tezgâhı kullanan operatörün bilgi ve deneyim eksikliği ya da cihazı hatalı kullanımı arızalara yol açıyor olabilir. Tezgâhı besleyen elektrik akımı ile ilgili sorunlar bulunabilir. Belki de tezgâh, periyodik bakım yapılmaksızın kullanılıyordur. Tezgâhta işlenen parçaların hammaddesinde bir uygunsuzluk bulunabilir. Sorun kaynağı örneklerini çoğaltabiliriz. Tüm bu seçenekleri incelemeden tezgâhın yenilenmesi gibi pahalı bir yola gitmek uygun olmaz. Eğer sorunun kaynağı gibi görünen bir unsur varsa, onunla ilgili yargıya varmadan önce onu etkileyen diğer faktörleri incelemek hatalı kararları ve kayıpları önler. Çoğu zaman gözümüzün önünde olup biten, görmemiz gerekenin tamamı değildir. Resmin tümünü görmeye çalışan düşünme tarzı bizi aceleci yanlış kararlardan korur.

Hedeflerimiz

Self-servis çalışan bir markete gittiniz. Bir kg elma almak istiyorsunuz. Hedefiniz 1kg’dır; elmaları poşete yerleştirip, otomatik tartarak 1kg’a ulaştığınızda bu basit olayla ilgili hedefi başardınız demektir. Ama gerçek ihtiyacınız (tüketiminiz) açısından daha az ya da daha fazla elma almanız gerekiyorsa, 1 kg hedefine ulaşmanız fazlaca anlam ifade etmez.

Hedefe ulaştırıcı düşünmenin değerli olabilmesi için, öncelikle hedefin doğru belirlenmesi ve yeterli açıklıkta tanımlanması gerekir. Düşük hedeflere kolayca ulaşılır; ama bu erişim anlamlı sonuçlar oluşturmaz. Diğer yandan uzak ve zor hedefler başarılamadığında, olumsuz motivasyon ve sisteme / kendinize inanç-güven düşüklüğü yaratır. Hedefe ulaşmada kullanacağımız düşünme süreçleri kadar, doğru ve sağlam hedefleri koymuş olmak da önemlidir. Yanlış hedefler, doğru düşünme tarzını da değersiz kılar.

Problem Üstüne Problem

Evrimleşmenin mekanizmalarını anlamak, yeni fikirler üretmek açısından önemlidir. Örneğin bir ürünün evrimleşme sürecini anlayarak izlemek, yeni fikirlerin geliştirilmesi ve yaratı sürecinde doğru kararların verilmesi bakımından son derece öğreticidir. Örneğin otomobilin, telefonun ya da İnternetin ilk çıkışından günümüzde ulaştığı noktaya kadar gelişim aşamaları, bir tohumun nasıl bugünkü ağaca dönüştüğünü anlamamızı sağlamak yanında düşünsel deneyim ve beceri kazandırıcı olacaktır.

Teknolojik bir ürünün ilk çıkışında genelde görece büyük bir hacim, düşük performans ve az sayıda ayrıntı görüyoruz. Zamanla ürüne ilişkin parçalar ve bunların arasındaki bağlantılar artıyor ve karmaşıklaşıyor. Daha sonra ise bir yalınlaşma sürecine giriliyor. Teknolojinin katkılarıyla birlikte fonksiyonlar artarken ürünle ilgili detaylar daha akılcı ve kullanımı kolay bir şekle dönüşüyor. Otomobilde, telefonda, İnternette ya da bilgisayar donanımlarında da aynen böyle oldu.

Küçük Adımlar, Uzak Gelecek

Geliştirme süreci uzunca bir süre küçük adımlar halindeki iyileştirmelerle ilerliyor. Hatalara ivedi çözümler ya da küçük performans artışları (örneğin) ürünün yaşam süresini uzatmakta etkili oluyor. Ama öyle bir zaman geliyor ki; o noktadan sonra küçük iyileştirmeler ve minik performans artışları yeterli olmuyor. Tümden bir değişikliğe ihtiyaç duyuluyor. Eğer yeniliklerden veya buluşlardan söz ediyorsak gündeme bir yıkıcı (radikal) inovasyon geliyor ve piyasanın yapısını toptan değiştiriyor. Transistorlu radyo veya televizyon iletişim alanında böyle etkiler yapmıştı. Kişisel yaşamımızda da buna benzer bir gelişim süreci yaşıyoruz. O anı hissettiğimizde yaşamımızda o büyük değişimi yaşıyoruz. Mekânımızı, ilişkilerimizi ya da yaşam modelimizi bütünüyle değiştiriveriyoruz.

Küçük ya da büyük değişimlerin daha iyi ya da kötü olduğunu söyleyemeyiz. Küçük adımlar halinde yapılan iyileştirmelerin olumlu etkiler yaptığı dönemler vardır. Bu tür zaman dilimlerinde gelecekte oluşabilecek büyük değişim için de hazırlıklar yaptığımız takdirde herhangi bir nedenle uzun dönemli gelecek zafiyeti yaşamayız. Kişi veya kuruluş olarak hem bugün hem de gelecek için donanımlı olacak düşünsel olgunluğu yakalamak gerekiyor.

Yaratıcılığı Geleceğe Taşımak

İnsanın yaratıcı tahayyül açısından en verimli olduğu dönem yaklaşık 20 küsurlu yaşların ortalarına kadar sürüyor. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde kişi, fantastik hayal gücünü daha etkin geliştiriyor ve kullanıyor. Şöyle bir örnek hatırlıyorum. İlköğretimin ilk birkaç yılında bir sınıftaki öğrencilere “Kim şarkı söyler?” diye sorsanız çok sayıda el kalkar. “Kim resim yapar?” dediğinizde de benzer bir durumla karşılaşırsınız. Bir lise son sınıfına girip aynı soruları sorarsanız ürkek biçimde kalkan birkaç elden fazlasını göremezsiniz. Sanki ilköğretimin ilk yıllarında bildiğimiz şarkı söylemeyi ya da resim yapmayı lisenin son yıllarına doğru unutuyoruz. Bir yetişkin olduğumuzda ise hiç mi hiç hatırlamıyoruz.

Yetişkinler olarak sosyal ve ekonomik yaşama daha fazla dâhil olduğumuz yıllarla birlikte fantastik düşünme ve hayalci tasarım becerileri yaşamımızdan siliniyor. Muhtemelen bunları yok etmemizin ‘doğru’ olacağı öğretiliyor. Çocukluğun özgürlük günlerinden yetişkinliğin tutsaklığına ayıpçı ve yasakçı makamlarına ‘terfi’ ediyoruz. Çocukluğun üretkenliğini ve yaratıcılığını geleceğe taşıyıp kendi farklılığını koruyabilenlerin sayısı pek fazla değil.

Farklılıklar ve büyük değişimler bazılarımızı korkutur. Bunda bir problemin ya da değişimin peş peşe başka problemlere veya değişikliklere yol açacağı düşüncesi hâkimdir. Hâlbuki bir problemin veya değişim ihtiyacını varlığı, yaşamı oluşturan unsurlardan herhangi birinin mevcudiyeti kadar olağandır. Problemler veya değişiklikler karşısında cesareti kaybetmek yaşama sevincini yitirmek gibidir. Her çözüm adımı yaşam sevincimizi ve enerjimizi artırıcı etki yapar. Yaşam her şart altında özgür düşünmeye veya cesaretle geleceğe ilerlemeye değer güzelliktedir.

Ne Düşündüm, Ne Anladın?

Düşünmek insanı değerli yapan önemli becerilerden biridir. Ama el sanatı benzeri beceriler gibi bazı doğal ve sonradan edinilmiş özelliklerin olmasını da gerektirir. Bir ağacın altına oturup ya da kanepeye uzanıp veya masada başını ellerinin arasına alıp başıboş akıl gezdirmelerden de farklıdır. Düşünmek; bir makale yazmak, bir araştırma yapmak ya da yemek pişirmek gibi bir sistemli düzen gerektirir. Aksi halde denizin hemen dibinde kumlara yazılan yazılar gibi kolaylıkla silinir, unutulur gider. Düşünmek ve bu şekilde ürettiklerimizi bir mantıksal düzene koymak, düşüncelerimizi iletmek için ilk adımdır. Yeterince olgunlaştırılmamış bir düşünce iletildiğinde beklenen sonucu oluşturmaz.

Düşündüklerimizi herhangi bir ortamda iletebilmek için onları sözcüklerle ilişkilendirmek gerekiyor. Hiç kuşkusuz; duygu ve düşüncelerimizi resim, müzik, heykel veya pantomim gibi sanat dallarından yararlanarak da aktarabiliyoruz. Ama iletişimin hâlâ en önemli şekli sözcükler üzerine kurulmuş halde. Bu nedenle düşüncelerle sözcükler arasında gerekli eşlemeyi yapabilmek lazım.

Düşüncelerle sözcükleri eşlemek de iletişim açısından ihtiyaç duyulan zemini oluşturmuyor. Neyi ne kadar söylemek istediğimiz, oluşturduğumuz düşünce ve sözcük kümelenmeleri bir süzgeçten geçirmemizi gerektirebiliyor. “Şunları şöyle söylemeli” dediğimizde dünya, yaşam ve çevremizle ilgili algılarımız bir filtre işlemi yaparak söyleyeceklerimizi söze ya da yazıya dökmeye hazır hale getiriyor.

Genelde kavramları ve sözcükleri yakın yaşam çevremizin içinde öğreniyoruz. Bildiğimizi sandığımız bir sözcük için “Acaba şu kelimenin sözlük anlamı nedir?” gibi bir soru sormuyoruz. Dolayısıyla farklı çevrelerde farklı biçimlerde öğrenilen aynı sözcükler ve kavramlar her birimiz için eşdeğer anlamı taşımıyor. Yeterince tanımlanmamış kavramlar ve sözcükleri kullanarak iletişim kurmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman sözcükler kendimize ve yaşam çevremize özgü anlamlar taşıdığı için düşüncelerimizi sözcüklere dönüştürürken bu dönüşüm aşaması da farkında olmadığımız bir filtreleme süreci haline dönüşüyor. Böylece söylemek istediğimiz bir cümle, karşımızdaki insan için bizim söylemek istediğimizden farklı bir anlama gelebiliyor.

Karşımızdaki Filtreler

Sadece düşüncesini sözlerle aktarmak isteyen kişinin filtreleri yok. Karşımızdaki insanın da yaşam çevresinden, geçmiş deneyiminden veya algı modelinden kaynaklanan filtreleri var. Muhtemelen onun duymak istedikleri var. Bunlar da iletilen sözün alındığı noktada farklı biçimde algılanmasına neden oluyor.

Kaynak tarafından verilmek istenen mesajın hedefte farklı anlaşılması, karşımızdaki kişinin işitme, algılama ve anlama becerileri ile çok yakında ilintili. Sözün iletilmesi ile birlikte yeni bir düşünme süreci de (karşı tarafta) sözün alıcısında başlıyor. Onun ne anladığını sanması (düşünmesi) iletişimin farklı ve ilginç bir boyutunu oluşturuyor.

Söz değerlidir. Onun değerini içerdiği duygu ve düşünce belirler. Ama söz de yerinde ağırdır. Karşıya iletildiğinde onu taşıyan kanalın özelliklerinden dolayı değişime ve dönüşüme uğrayabilir. Ne anlaşıldığını doğrulamak gerekir. Bu nedenle iki nokta arasında meydana gelen olaya, çift yönlülüğe işaret etmek üzere iletişim adını veriyoruz.

Communication Skills For Managers” isimli bir kitap yazmış olan Sayers, Bingaman, Graham ve Wheeler bu çift yönlülüğü şöyle ifade etmişler: “Etkili iletişim iki yönlü bir süreçtir; bir verici ile bir alıcı arasındaki düşünce alışverişidir. Her bir tarafın bu sürece katılımı geçmiş tecrübeler, değerler, ihtiyaçlar ve duygulardan çıkan kişisel algılamalara dayanır.

Gürcan Banger

( Toplam ziyaret sayısı: 23 , bugünkü ziyaret sayısı: 1 )

BEĞEN – İZLE

About Gürcan Banger

GÜRCAN BANGER elektrik yüksek mühendisi, danışman ve yazardır. Eskişehir Maarif Koleji ve ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunudur. Aynı bölümde yüksek lisans çalışması yaptı. Kamuda mühendislik hizmetleri yapmanın yanında bilişim donanımı ve yazılımı, elektronik, eğitim sektörlerinde işletmeler kurdu, yönetti. Meslek odası ve sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptı. 2005’ten bu yana bazı büyük sanayi şirketleri de dâhil olmak üzere çeşitli kuruluşlarda iş kültürü, yönetim, yeniden yapılanma, kümelenme, girişimcilik, stratejik planlama, Endüstri 4.0 gibi konularda kurumsal danışman, iş ve işletme danışmanı ve eğitmen olarak hizmet sunuyor. Üniversitelerde kısmi zamanlı ders veriyor. Raylı Sistemler Kümelenmesi'nde küme koordinatörü olarak görev yaptı. Halen "bizobiz.net Danışmanlık ve Eğitim" firmasında proje koordinatörüdür. Kendini “business philosopher” olarak tanımlıyor. Düzenli olarak blogunda (http://www.bizobiz.net) yazıyor. Değişik konularda yayınlanmış kitapları var. Son çalışmalarından "Endüstri 4.0 Uygulama ve Dönüşüm Rehberi" Kasım 2018'de, “Endüstri 4.0 ve Akıllı İşletme” Eylül 2016’da (2018'de 2. baskı), “Endüstri 4.0 Ekstra” Mayıs 2017'de (2018'de 2. baskı), "Aşkın Anlamlar Kitabı" Eylül 2017'de, "Camı Kırık Şiirler Senfonisi (şiir)" 2019'da ve "Yaratıcı Problem Çözme Teknikleri" 2019'da Dorlion Yayınları arasında çıktı. Çeşitli gazete, dergi ve bloglarda yazıları yayınlanıyor. KİTAPLARINDAN BAZILARI: Gürcan Banger, "Yaratıcı Problem Çözme Teknikleri", Dorlion Yayınları, 2019, Ankara. Gürcan Banger, "Endüstri 4.0 Uygulama ve Dönüşüm Rehberi", Dorlion Yayınları, 2018. Gürcan Banger, “Endüstri 4.0 – Ekstra”, Dorlion Yayınları, 2. baskı, 2018, Ankara. Gürcan Banger, “Endüstri 4.0 ve Akıllı İşletme”, Dorlion Yayınları, 2. baskı, 2018, Ankara. Gürcan Banger, “Aşkın Anlamlar Kitabı”, Dorlion Yayınları, Eylül 2017, Ankara. Gürcan Banger, “Sivil Toplum Örgütleri İçin Yönetişim Rehberi”, STGM Yayınları, 2011, Ankara. Gürcan Banger, “Eskişehir'in Şifalı Sıcak Su Zenginliği”, Eskişehir Ticaret Odası Yayınları, 2002. Gürcan Banger, “Siyasal Kalite: Siyasal Kalite Yönetimi”, Bilim Teknik Yayınevi, 2000, İstanbul Gürcan Banger, “C/C++ ve Nesneye Yönelik Programlama”, Bilim Teknik Yayınevi, İstanbul Gürcan Banger, “Pascal: Borland / Turbo 4, 4.5, 5,5, 6,7 ve 7.01”, Bilim Teknik Yayınevi, 1999, İstanbul Gürcan Banger, “Siyasetin Mimarisi”, Ant Matbaacılık Yayıncılık, Haziran 1995, Eskişehir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.