Değişim, Tasarım ve İnovasyona Dair

      Yorum yok Değişim, Tasarım ve İnovasyona Dair

Son 40 yıllık dönem, dünyada önemli değişimlerin gerçekleştiği bir zaman dilimi oldu. İç dinamikleri yeterince gelişkin ve girişken olmayan ülkemizde ise değişim daha çok dış faktörlerin etkisiyle yaşandı. Özetle; ülke olarak küreselleşme sürecini, büyük ölçüde dış faktörlerin gölgesinde yaşadık. Öyle olmaya da devam ediyor.

Dünyada neyin değiştiğinin önemi var mı? Eğer dünyadaki değişimi doğru olarak gözleyemiyorsanız ve gelecek planlarınızı eski yönelimlere dayandırarak yapıyorsanız, hata yapma olasılığınız yükselir. ‘Bugünü dün gibi yaşamak’ veya ‘geleceği dün gibi kurgulamak’ isteyen, farklı kanatlar dâhil çok sayıda kişi ve kuruluş olduğunu düşünürseniz, hatalı konjonktür tespitlerinin nelere mal olabileceğini kolayca öngörürsünüz.

Devletin Değişimi

Yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğinde tüm dünyada ilgi gören devlet modeli koruyucu, sosyal devlet yaklaşımı idi. Bu modelde devletin özellikle ekonominin neredeyse tamamı üzerinde denetimi önemseniyordu. 1970’li yıllara kadar pek çok ülkede en önemli ekonomik ve sosyal aktörün, devlet olduğunu görüyoruz. Büyük kamu bütçeleri, büyük ekonomiler olarak yorumlanıyordu.

Özellikle reel sosyalizmin sahneden çekilmesi ile birlikte; büyük devlet anlayışı da popülaritesini yitirmeye başladı. Devlet, liberalizmin giderek daha kabul gören bir ideoloji olmasıyla birlikte; elindeki ekonomik araçları birer birer kaybetmeye başladı. Ticaretteki serbestleşme ve uluslararası anlaşmalar nedeniyle, gümrük duvarları alçaldı ve zamanla yok oldu. Devletler, döviz kuru ve faiz oranı gibi ekonomik / politik araçlarla daha az oynar hale geldiler. IMF vb. küresel kuruluşların denetiminde programlar uygulayan ülkeler, bu araçları verilen tavsiyeler dışında asla kullanamaz hale geldiler. Devletin ekonomideki payı düşerken, küresel ölçekte rekabetin arttığına tanık olduk.

Yine bu bağlamda merkezi denetim yerine, piyasanın kendi işleyişi içinde ekonominin denge noktasını bulmaya çalışması ana fikir haline dönüştü. Devletin önemi bir biçimde azalırken, küresel şirketlerin ve bazı yerel / bölgesel firmaların dengeler üzerinde etkileri artmaya başladı.

Ekonomi ve Pazarlar

Ekonomi alanında net olarak gözlediğimiz değişimlerden bir tanesi, ulusal ve yerel pazarların önemlerini kaybederek dünya pazarına eklemlenmeleri oldu. Pazarlar arasındaki fiziksel mesafelerin önemi azaldı. Bilişim, iletişim ve lojistik alanlarındaki gelişmeler, bütünleşik bir dünya pazarının oluşmasının temellerini attı. Dolayısıyla üretici ve satıcılar, dünyanın herhangi bir fiziksel noktasına kolaylıkla mal ve hizmetlerini sunabilir hale geldi.

Ulusal ve yerel pazarların gerileyerek bir dünya pazarı oluşmasının arkasında ilginç bir gelişme daha vardı. Dünün dünyasında, üretim ve lojistik bir sorun idi. Dün için “Müşteri çoktu; ama üretici-satıcı azdı” yorumunu yapabiliriz. Bugün ise bir üretici-satıcı enflasyonu var. Buna karşılık müşteriler azalmış gibi duruyor.

Üretim kanadına baktığımızda; dünün sorunu, kütlesel üretimi gerçekleştirebilmek idi. Kütlesel üretimin ardında ise ortalama özelliklere sahip standart taleplerin karşılanması vardı. Firmalar ve markalar daha az ve piyasada daha uzun süre kalabilen ürün çeşitleri ile pazarda varlıklarını sürdürebiliyorlardı.

Bugünün piyasası ise kavramsal olarak dünden hayli farklı… Öncelikle bugünün pazar yapısı, küçük hacimli bir görünüm arz ediyor. Bir başka deyişle; standart özelliklere sahip mallar, büyük miktarlarda uzun süreli olarak üretilip satılamıyor. Sıklıkla ürün ve model değiştirme ihtiyacı var. Diğer yandan müşteriler, kullandıklarında kendilerini farklı kılacak tarzda ürünleri görmek ve bunlar arasından seçim yapabilmek istiyorlar. Bu nedenden dolayı günümüz tasarım anlayışı müşteriyi, tasarım ve ürün geliştirme süreçlerinin bir parçası yapmaya çalışıyor.

Sermaye

Son 30 yıllık dönemde dünyada gerçekleşen değişimi kavramak için ekonomi, bilim ve teknolojideki gelişmelere de göz atmak gerekir. Değişimin ilk göze çarpan unsurlarından biri, sanayideki yüksek kârlılığın düşmesidir. Sınai sektörlere ucuz işgücü ve enerji desteği olan ülkelerin pazarlara girmesiyle birlikte, sanayinin kârlarında ciddi düşüşler oldu. Sanayi yüksek üretim hacmini yitirirken, finansal sermaye öne çıktı. Bir anlamda sınai sermayenin gücü, yüksek akışkanlığa sahip finansal sermayeye geçti. Bunda ulusal korumacı politikalardan vazgeçilmesinin büyük etkisi oldu.

Mali sermayenin etkinliğinin artması sonucu, finansal ve spekülatif gelirlerde ciddi artışlar gözlenmeye başladı. Finans sektöründeki gelişimin etkisi, diğer yandan sigorta ve gayrimenkule de yansıyarak, bu sektörlerinin hızla büyümesine vesile oldu.

Bir diğer önemli olay, başta petrol olmak üzere enerji fiyatlarındaki sür-git yükselmedir. 1970’li yılların ortalarında vaveylaya neden olan petrol fiyatları, bugünlerde aranır hale geldi. Alternatif ucuz bir kaynak bulunana kadar enerji fiyatlarındaki yükselmenin genel eğilim olarak devam edeceği anlaşılıyor.

Teknoloji

20’nci yüzyılın son çeyreğine girilirken, sanayi sektörleri arasında demir-çelik endüstrisi gözde yerini korumaktaydı. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında elektronikte oluşan gelişmeler, bu sektörü de ilk sıralara yerleştirmişti. 1970’li yıllarla birlikte işlemci ve bellek yongalarındaki gelişme, adeta bir patlama düzeyinde oluştu. Dolayısıyla 20’nci yüzyılın son çeyreği ve onu takip eden 2000’li yıllar, bilişim ve iletişimde yepyeni boyutların hazırlayıcısı oldu. Bu dönemle birlikte biyoteknoloji ve nano teknoloji, parlayan yıldızlar olarak küresel gelişim sürecinde yerlerini aldı.

Sözünü ettiğim dönemde, bilim ve teknolojide gerçekten ciddi gelişmeler oldu. Diğer yandan; yönetim-işletme bilim ve disiplinlerindeki çalışmalar, maddi bilim dallarından hiç de aşağıda kalmadı. Yepyeni yönetim anlayışları gelişti. Kalite kavramı, başladığı noktanın çok ötesinde bir derinliğe ve küreselliğe sahip oldu. Elimde kesinleşmiş istatistikler olmamakla birlikte; yönetim alanında yazılan kitap ve makalelerin sayı ve nitelik olarak maddi bilim dallarına rakip olabilecek düzeye eriştiği kanaatindeyim. Yönetim bilim ve disiplinlerindeki yeni çalışmaların, küresel ekonomideki değişimle bir yandan paralel giderken, diğer yanda da tetikleyici görevi yaptığını görmek gerekir.

20’nci yüzyılın ilk üç çeyreği, standart kütle üretimi ile farklılaşmıştı. Bir yandan kütlesel üretim ilgi görürken, öte yandan yüksek stok tutma anlayışı hâkim yönetim politikalarından biriydi. Bu söylediklerime bağlı olarak tercih, büyük ölçekten yanaydı.   Tasarruf edilmesi gereken ise emek olarak belirlenmişti.

İnovasyon

Bu yüzyıl biterken, üretim ve yönetim felsefelerinde esneklik kavramı ön plana çıktı. Kütlesel ve standart üretimden daha küçük ölçekli ve hızla ürün / model değiştirebilen bir anlayışa geçildi. İnovasyon (bir başka deyişle kazandıran yenilikçilik) kavramının popüler hale gelmesi, paralel gelişmelerden bir diğeri olarak gözlendi.

1990’lara kadar akıllı bir daktilo ve saklama amaçlı bir evrak klasörü olarak kullanılan bilgisayar sistemleri, üretim ve yönetim süreçlerinde daha fazla yer almaya başladı. Böylece geçmişte emekten tasarruf etme anlayışına artık sermayeden tasarruf etme zihniyeti de eklenmiş oldu. Bu gelişmelerin etkisiyle geçmişe oranla üretim ölçeği küçüldü. Çok amaçlı, programlanabilir ve esnek bir makineleşme anlayışı yaygınlaştı.

Küçük ve Orta Ölçekliler

Türkiye’de de genelde ekonomide, özelde sanayide sözünü ettiğim bu yönelimlerin etkileri oldu. Ama bunun genel anlamda bir kalkışmaya dönüştüğünü söylemek mümkün değil. Özellikle başta küçük ve orta büyüklükteki işletmelerimin (KOBİ’lerin) bu küresel gelişmelerin çok uzağında kaldığını söylemek, bir kehanet sayılmaz. KOBİ’lerin gerçek durumunu siyasal iddiaların ötesinde ekonomik olarak görmek gerekir.

Değişen Kentsel Mekân

Küreselleşme süreci, sübjektif niyetlerimizden bağımsız olarak (yumurta-tavuk benzeri neden-sonuç ilişkisi içinde) dünyada pek çok olgu ve kurumun değişmesine neden teşkil etti. 1970’li yıllardan bu yana ortaya çıkan değişim unsurlarından bir diğeri de kentlerin öne çıkması oldu. 20’nci yüzyıl sonu ile 21’inci yüzyılın başında yoğun etkileri görülen küreselleşmenin kendini ifade ettiği bir nitelik olarak kentler, ulusların önüne geçti. Kentler arası yarış, ulusal rekabetten farklılaşarak dünya ölçeğinde yaygınlaştı.

20’nci yüzyılın ilk üç çeyreğinde kentlerin mekânsal kullanımı farklı bir anlayışla gerçekleşmişti. Bu çerçevede her kent, farklı fonksiyonların farklı mekânlarda yapıldığı bir görünüme sahipti. Örneğin konut bölgeleri, iş alanları ve alışveriş merkezleri birbirinden farklı yerlerdi. Genel olarak yapılar, tek amaçlı olarak inşa ediliyordu. Bu dönemde kamu tarafından yapılmış okul, hastane, kamusal yönetim ve benzerleri gibi yapılar, kentin önemli odak noktalarını oluşturuyordu.

Henüz dev alışveriş merkezleri ile kültür-sanat-eğlence yerleşkelerinin gözlenmediği bu dönemde; iş, okul ve hizmet yeri dışındaki yaşam, eve yönelik olarak yaşanıyordu. Yine bu dönemde kamu dışındaki iş kavramı, küçük girişimcilik olarak dikkati çekmekteydi.

Günümüzde kentsel mekânın kullanımı, farklı bir noktaya doğru evrimleşiyor. Geçmişin tek amaçlı kullanımı yerine,birkaç fonksiyonun aynı andagerçekleştirilebildiği büyük alışveriş-kültür-eğlence yapılarını sıklıkla görmeye başladık. Birbirinden kopuk kent bölgeleri arasındaki mekânsal ve fonksiyonel boşluğun çok amaçlı yapılar ile doldurulması ve mekânsal bir bütünlük oluşturulması yönelimi başladı.

Zengin Gettoları

Büyük kentsel yerleşimlerde gözlediğimiz yeni gelişmelerden bir diğeri ise zengin gettolarının oluşmaya başlamasıdır. Zengin gettoların oluşumu da kentin çok fonksiyonlu izole bölgelere ayrılma sürecinin göstergelerinden biridir.

Zengin gettosunda konut sahibi olmak, bir statü işaretidir. 21’inci yüzyılın sosyal ve ekonomik politikalarının, bireyselliği ve dar grup statülerini öne çıkardığı düşünülürse; bu tür gettoların yapımının yaygınlaşmasını ve zenginlerin bu tür alanlarda yaşamayı tercih etmesini, sürecin beklenen bir sonucu saymak gerekir.

Zengin gettolaşması yönelimi, gelişmiş ülkelerle diğerleri arasında özellik farklılaşması gösteriyor. Batıda kültüre, doğaya ve yasalara daha saygılı olarak gelişen bu yönelim, Doğuda doğanın ve tarihsel geçmişin katledilmesi pahasına yürüyor. İstanbul’un talan edilmesi, bu durumun en net örneklerinden biridir.

Ekonomi ve Siyaset

20’nci yüzyılın ilk üç çeyreği, sanayileşme açısından standart kütlesel – seriüretim, yaşamın toplam kurgusu açısından modernist, siyaset açısından ise temsili demokrasi dönemidir. Bu süreçte vatandaşlık kavramı, pasif bir özellik gösterir. Çünkü devlet, her şeyin tanımlayıcısı, izin vericisi ve onaylayıcısıdır. Devletin sorgulanması, ancak seçimden seçime gerçekleşir. Dünyadaki gelişmeler baz alındığında, son 30 küsur yılın önceki dönemlerden katılımcı demokrasi ve aktif vatandaşlık özellikleri ile ayrıldığı görülür. Yeni dönemde toplumun devlet dışında örgütlenmesi, yurttaşın devlet karşısında hukuka dayalı olarak güç kazanması ve devletin saydam olmak zorunda kalması gibi farklılıklar oluşmuştur.

Uygarlığın Hareketi

İnsanlığın dünyada geçirdiği uygarlık evrimleşmesi, çeşitli evreler halinde incelenir. Bu dönemler, genel olarak söz konusu dilime ilişkin teknolojik ilerlemeler dikkate alınarak isimlendirilir. Örneğin insanların mağaralarda yaşadığı, avcılık ve toplayıcılık yaptığı döneme Eski Taş Çağı adı verilir. Bunun ardından gelen Yeni Taş Çağı’nda insanlar, köyler kurup üretim yapmaya başlamışlardır. Bakır – Taş Çağı’nda üretimde uzmanlaşma gelişmiş; köylerin örgütsel düzeyi yükselmeye başlamıştır. Tuncun bulunması ile birlikte Tunç Çağı’na ve demirin insan yaşamında etkin ve yoğun bir yer almaya başlaması ile birlikte deDemir Çağı’na geçilmiştir.

Bu yapay bölünmeler, aslında uygarlık düzeyi tanımlamaları açısından kullanılır. Bu çağlarla ilgili tarihlemeler yapılmasına karşın, örneğin Yeni Taş Çağı, Ortadoğu ile Avrupa’da aynı zamanda yaşanmamıştır. Uygarlığın Mezopotamya’dan başlayarak Avrupa’ya doğru hareket ettiğini ve bu nedenle Anadolu dikkate alındığında, uygarlık çağlarının Doğuda daha erken, Batıda ise daha geç yaşandığını biliyoruz.

Uygarlık, bugün de hareket etmektedir. Ne var ki; bir odak değişimine uğramıştır. Günümüzde akış, Batıdan Doğuya doğru olmaktadır. Diğer yandan bilişim, iletişim ve ulaşım alanlarında oluşan ilerlemelere bağlı olarak akışın hızı, yüksek düzeylere ulaşmış ve giderek ivmelenmektedir.

20’inci yüzyılın ilk üç çeyreği ile son 30-35 yılı karşılaştırırken, uygarlığın gelişme odaklarını ve yayılma özelliklerini dikkate almak gerekir. Örneğin küreselleşmenin üretilmesinde ve yayılmasında birincil derecede etkin olan ülke, şirket ve kentler vardır. Küresel gelişmelerden olumlu yönde etkilenen ülke ve bölgeler yanında, küreselleşmeyi bir olumsuzluk olarak yaşayanların sayısı hiç de az değildir. Dünyadaki değişim, özellikle az gelişmiş ülke ve toplumların bazı bölümlerinin gelişmesine vesile olurken, bir yandan da bölgeler ve sosyal katmanlar arasında eşitsizliğin artmasını da sağlayabilmektedir. Türkiye gibi ülkelerin sosyo-ekonomik yapısını yakından incelediğimizde; tüm göstergeleriyle birlikte aynı anda tarım toplumu, sanayi toplumu ve bilgi toplumu özelliklerinin bir arada yaşanmakta olduğunu görürüz. Ülkenin farklı bölgelerinde, farklı şehirlerde, aynı ilin farklı yörelerinde, hatta farklı mahallelerde farklı uygarlık düzeylerinin izlerini görebilmekteyiz.

İstatistikle Yalan Söylenebilir

Politikacılar, halkı manipüle etmek için istatistiklerden yararlanırlar. Aslına bakarsanız; yalan söyleyerek inandırmanın en etkili yollarından biri, istatistiklere başvurmaktır. Örneğin sosyal ve ekonomik göstergelerde “ortalama değerler”, gerçekleri gizlemek için en iyi araçlardan biridir. Kişi başına ortalama yıllık gelirin 3000’den 10000 dolara yükseldiğini söylerseniz, ülkenin kalkınmakta ve zenginleşmekte olduğunu ifade edersiniz. Bu da o dönemki iktidarın uyguladığı politikaların başarılı olduğu anlamına gelir.

Hâlbuki ortalama yıllık gelir, ekonomide oluşan toplam hâsılanın ülke nüfusuna bölünmesi ile elde edilen bir sayısal değerdir. Asla ülkedeki gelir dağılımının adaleti veya işsizlik düzeyi gibi konularda bilgi vermez. Örneğin kişi başına ortalama yıllık gelir artarken, zenginler daha zengin ve yoksullar daha yoksul hale geliyor veya ülkede işsizlik düzeyi yükseliyor olabilir. Bir iktidarın sosyo – ekonomik politikaları, kendini başarılı saymak için sadece kişi başı gelirin artıyor görünmesi ile yetinemez. İhracatın artıyor görünmesi, madalyonun sadece bir yanıdır; ihracat artarken insanların geçim sıkıntıları da artıyor olabilir. Başta yurttaşların insanca yaşam için gerekli gelir düzeyi olmak üzere bölüşümdeki adalete, gelirin yaygınlaşmasına, eğitimin erişilebilirliğine ve uygarlığın ürünlerinin toplum içinde yaygın kullanımına bakmak gerekir.

Gelişmiş ülkeler eşdeğeri bir uygarlık düzeyine varılmış olduğunu söyleyebilmek için, vatandaşlar yanında ülkenin değişik bölgelerindeki kentler, kurumlar, kuruluşlar ve firmalar arasındaki gelişmişlik düzeylerini karşılaştırmak gerekir. Kent ve kır arasındaki gelişim düzeyleri, karşılaştırmalı olarak incelenmek zorundadır.

Emek

Bilindiği gibi; bir ürünün ortaya çıkması için gerekli olan unsurlara üretim faktörleri adı verilir. Klasik iktisat anlayışı bu faktörler arasında toprak, sermaye ve emeği saymıştır. Sonraki dönemde girişimin de bu üç faktörü bir araya getiren üretim faktörü sayılması gerektiği fikri oluşmuştur. İnsan yaşamı ve ekonomideki öneminin artması ile birlikte, bilgi de üretim faktörleri arasında sayılır olmuştur.

Üretim faktörleri arasında; 20’nci yüzyılın ilk üç çeyreği ile sonraki dönem arasında ciddi nitelik değişimine uğrayan emeğin özel bir yeri mevcut. 1970 öncesi dönemin özelliği, bir işçi için bir iş olarak ifade edilebilecek bireysel olarak tanımlanmış iş kavramının varlığı idi. Esnek üretim modellerine geçilmesi ile birlikte her işçi, bir takımın parçası olmaya başladı. Bu dönemde işler, bireyler yerine gruplara esas alınarak tanımlandı. Bu yeni durum, çalışanların tek başlarına başarılı olmanın yanında bir takım elemanı olarak başarı göstermeleri gereğini de doğurdu. Bugün iş süreçlerinde çatışma yönetiminin, liderliğin ve takım çalışmasının önemsenmesinin altındaki mantık budur.

Belli büyüklükteki firmalar açısından bir insan kaynakları bölümünün olmaması veya personel yönetimi için geliştirilmiş kurallar bulunmaması, bir anlamda ‘işletme kültürünün ayıbı’ olarak kabul ediliyor. Çünkü dün emek piyasasından sağlanan niteliksiz işgücü, bugünün yönetim ve işletme anlayışları uyarınca yetersiz bulunuyor. Her çalışan için bir yönlendirme eğitiminin uygulanması, iş yaşamının sıradan faaliyetlerinden biri haline geldi.

Yine; okulda alınan eğitimin, hızlı değişen bir dünya için yeterli olmadığı konusunda herkes hemfikir. Bu nedenle hizmet için eğitimin varlığı ve sürekliliği, yeni türden iş yaşamı için son derece önemli kabul ediliyor.

İşgücünün niteliğinin iyileştirilmesi ihtiyacının dayandığı birkaç nokta var. Öncelikle klasik iktisatçıların hayallerinden olan tam istihdama ulaşılmasının bir hayal olduğu hemen herkes tarafından kavrandı. İşsizlik olgusu, artık reel ekonomilerin net göstergelerinden biri olarak literatürde yerini aldı. İşsizlik oranının aşağı veya yukarı hareket etmesi, hükümetlerin ekonomik başarı veya başarısızlığı olarak kabul ediliyor.

İşsizliğin tüm ekonomilerde ciddi bir sorun olarak var olması, iş bulabilmek için insanların yoğun bir yarış içine girmelerini gerektiriyor. Bu yarışta farklılaşabilmek ise yüksek nitelikli eğitim ihtiyacını artırıyor. Geçmişte devletin görev alanı içinde yer alan eğitim-öğretim, kamunun bu görevi tam olarak yerine getirememesi nedeniyle başka kurum ve kuruluşlar tarafından karşılanmaya başladı. Bu süreci başarıyla yöneten ülkeler bulunduğu gibi, devletin sektörden çekilmesi ile yozlaşmanın yoğun yaşandığı örnekler de var. Ülkemizin bu geçiş sürecinde çok başarılı olduğunu söylemem pek mümkün değil.

Reel sosyalizmin bir güç olarak bulunduğu dönemde, emek dünyası açısından bir dayanışma ve bilinç süreci yaşanıyordu. Bugün ise işgücü sektöründe verilen mücadele çok farklı bir görünüme sahip. Dün dayanışma üzerine kurgulanmış olan işgücü sektörü, bugün bir yarışma ve rekabet anlayışına sahip. Kitlesel işkolu sendikacılığının yerini, giderek küçük işyeri sendikacılığının almakta olduğunu gözlüyoruz. İşgücünün kolektif olmaya çalışan özelliklerinin yerini, bireyselliğin almakta olduğunu izliyoruz.

En önemlisi; emek alanında mücadele veren sendikalar gibi kuruluşların, çağın değişimine ayak uydurmakta zorluk çektiklerini görüyoruz. Emeğin hakça ücret için mücadelesinin değiştiğini tabii ki söyleyemeyiz. Ama özellikle sendikaların, değişen koşullar karşısında yeni pozisyonlar tanımlamaları ve yeni yaklaşımlar geliştirmeleri gerekir ki, mevcut durumda sendikacılıkta yeni sayılabilecek açılımlar pek fazla değil…

20’nci yüzyılın sonu ile birlikte yaşanan, eski ile yeniyi ayıran küresel düzeyde bir kırılmadır. 1980 öncesinden başlayan projeksiyonlar çizerek, yeni çağı öngörmek mümkün değildir. Zamanın ruhunu, yeni bakış açıları ve özgün kavramlarla anlamak gerekir.

Gürcan Banger

( Toplam ziyaret sayısı: 75 , bugünkü ziyaret sayısı: 1 )

About Gürcan Banger

GÜRCAN BANGER elektrik yüksek mühendisi, danışman ve yazardır. Eskişehir Maarif Koleji ve ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunudur. Aynı bölümde yüksek lisans çalışması yaptı. Kamuda mühendislik hizmetleri yapmanın yanında bilişim donanımı ve yazılımı, elektronik, eğitim sektörlerinde işletmeler kurdu, yönetti. Meslek odası ve sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptı. 2005’ten bu yana bazı büyük sanayi şirketleri de dâhil olmak üzere çeşitli kuruluşlarda iş kültürü, yönetim, yeniden yapılanma, kümelenme, girişimcilik, stratejik planlama, Endüstri 4.0 gibi konularda kurumsal danışman, iş ve işletme danışmanı ve eğitmen olarak hizmet sunuyor. Üniversitelerde kısmi zamanlı ders veriyor. Raylı Sistemler Kümelenmesi'nde küme koordinatörü olarak görev yaptı. Halen "bizobiz.net Danışmanlık ve Eğitim" firmasında proje koordinatörüdür. Kendini “business philosopher” olarak tanımlıyor. Düzenli olarak blogunda (http://www.bizobiz.net) yazıyor. Değişik konularda yayınlanmış kitapları var. Son çalışmalarından "Endüstri 4.0 Uygulama ve Dönüşüm Rehberi" Kasım 2018'de, “Endüstri 4.0 ve Akıllı İşletme” Eylül 2016’da (2018'de 2. baskı), “Endüstri 4.0 Ekstra” Mayıs 2017'de (2018'de 2. baskı), "Aşkın Anlamlar Kitabı" Eylül 2017'de, "Camı Kırık Şiirler Senfonisi (şiir)" 2019'da ve "Yaratıcı Problem Çözme Teknikleri" 2019'da Dorlion Yayınları arasında çıktı. Çeşitli gazete, dergi ve bloglarda yazıları yayınlanıyor. KİTAPLARINDAN BAZILARI: Gürcan Banger, "Yaratıcı Problem Çözme Teknikleri", Dorlion Yayınları, 2019, Ankara. Gürcan Banger, "Endüstri 4.0 Uygulama ve Dönüşüm Rehberi", Dorlion Yayınları, 2018. Gürcan Banger, “Endüstri 4.0 – Ekstra”, Dorlion Yayınları, 2. baskı, 2018, Ankara. Gürcan Banger, “Endüstri 4.0 ve Akıllı İşletme”, Dorlion Yayınları, 2. baskı, 2018, Ankara. Gürcan Banger, “Aşkın Anlamlar Kitabı”, Dorlion Yayınları, Eylül 2017, Ankara. Gürcan Banger, “Sivil Toplum Örgütleri İçin Yönetişim Rehberi”, STGM Yayınları, 2011, Ankara. Gürcan Banger, “Eskişehir'in Şifalı Sıcak Su Zenginliği”, Eskişehir Ticaret Odası Yayınları, 2002. Gürcan Banger, “Siyasal Kalite: Siyasal Kalite Yönetimi”, Bilim Teknik Yayınevi, 2000, İstanbul Gürcan Banger, “C/C++ ve Nesneye Yönelik Programlama”, Bilim Teknik Yayınevi, İstanbul Gürcan Banger, “Pascal: Borland / Turbo 4, 4.5, 5,5, 6,7 ve 7.01”, Bilim Teknik Yayınevi, 1999, İstanbul Gürcan Banger, “Siyasetin Mimarisi”, Ant Matbaacılık Yayıncılık, Haziran 1995, Eskişehir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.